Süleymani'nin Dilinden 33 Gün Savaşının Bilinmeyenleri (3)
Kudüs Gücü Komutanı Şehid Kasım Süleymani'nin 33 Gün Savaşı dolayısıyla İmam Hamenei'nin resmi sitesine verdiği röporta

Muhabir: Tahran'a döndüğünüzü ve aynı gece Lübnan'a gittiğinizi söylediniz.
 
General Süleymani: Hemen Suriye'ye döndüm. Ama çok iyi hislerim vardı, Seyyid için belki de diğer tüm imkânlardan daha değerli bir mesaj taşıyordum. İmad yine beni almaya geldi ve Lübnan'a da aynı yoldan gittik. Seyyid'i ziyaret ettim ve ona Hz. Rehber'in sözlerini naklettim. Hiçbir şey Seyyid'in moralini bu sözler kadar yükseltemezdi.
 
Öncelikle, Seyyid'in önemli bir özelliği var ki henüz hiçbirimiz bu seviyeye ulaşmış değiliz. Bence yanına gidip kendisinden Velayet bilinci dersi almamız gerekiyor. O, Rehber Hazretlerinin sözlerine şiddetle inanır ve bunları ilahi ve gaybi açıklamalar olarak görür. Bu nedenle Rehber'in sözlerini çok dikkatli bir şekilde dinler ve ziyadesiyle önem verir.
 
Bu sözleri Seyyid'e ilettiğimde çok sevindi. Daha sonra da Rehber'in, "Bu savaşın sonucu, Hendek Savaşı zaferi gibi olacak ve ciddi zorluklar içerse de büyük bir galibiyet elde edilecek" sözünü ön cephede vuruşanlar ve tüm diğer saflardaki savaşçıların tamamı arasında yaydı.
 
Seyyid ikinci olarak da, kamuoyunu ikna etme ve düşmanın niyeti konusunda farkındalık yaratma çalışmalarının temeli olarak “düşmanın zaten bir işgal planı olduğu” analizi kullanıldı.
 
Üçüncü noktaya gelince; Cevşen-i Kebir çok popüler oldu, çünkü bu yakarış derin manevi, ibadî ve irfani anlamlara sahiptir ve Mefâtih'in (dua kitabı) en güzel dualarından biri olduğu bile söylenebilir. Bu dua yaygınlık kazandı ve Al-Manar TV kanalında güzel ve hüzünlü bir sesle sürekli okundu. O kadar ki, dua ilahi ve irfani manaları barındırdığı ve tek bir taifeye has kılınamayacak derinliği nedeniyle Hıristiyanlar tarafından da okunmaya başlandı. Mesaj çok etkiliydi ve yeni bir hareketlenmenin başlangıcı oldu. Hizbullah'ın damarlarına taze kan pompaladı, böylece düşmanla savaş meydanına artan bir umut ve güvenle girebildiler.
 
Muhabir: Seyyid Hasan Nasrallah ile yaklaşık beş saat süren bir görüşme yapmıştık ve bize bazı anekdotlar anlatmıştı. Şimdi anlattığınız anekdotla ilgili olarak, "Hacı Kasım bu haberle geldi ve Rehber'in ‘Sadece savaşı kazanmayacaksın, aynı zamanda bölgede bir güç olacaksın' dediğini aktardı. Hacı Kasım'a bakıp ‘Güçlü olmayı geçtik sağ kalsak yeter!' dedim” diye konuşmuştu.
 
Şimdi size sormak istiyorum, İmam Hamanei adına Seyyid Hasan Nasrallah'a ve Hizbullah'ın diğer komutanlarına başka bir mesaj ilettiniz mi?
 
General Süleymani: Savaşın sonuna kadar dönmedim ve 33 gün boyunca Lübnan'da kaldım. Savaş bittikten sonra İran'a döndüm ve Meşhed'deki gibi Tahran'da bir toplantı yaptık. Toplantı, Hz. Rehber, devletin üç kolunun başkanları ve diğer büyük yetkililerin katılımıyla gerçekleştirildi. Lübnan'dayken, güvenli hattımız üzerinden günlük olarak Tahran'a raporlar gönderdiğimden, bir kısmı zaten yayınlanmış olan olayların bir raporunu sundum, savaşla ilgili genel bilgileri zaten almışlardı.
 
Şu soruyu kaçırdık: İslam Cumhuriyeti'nin cevabı ve tepkisine ilişkin İran içindeki görüşler nasıldı? Yetkililer arasında anlaşmazlıklar var mıydı yoksa herkes uyumlu muydu?
 
General Süleymani: O dönemde herhangi bir muhalefet veya görüş ayrılığı yoktu. Diğer bir deyişle, tüm yetkililer aynı görüşü paylaştılar ve İran'ın Hizbullah'ı manevi ve maddi (yani silah, teçhizat, medya yardımı sağlayarak) her yolla, İslam Cumhuriyeti'nin gücü ölçüsünce desteklemesinde tek sestiler. İslam Cumhuriyeti nizamı içinde kimse tereddüt etmedi, en azından o zaman. Lübnan'dayken bile içerideki düşünceleri duyuyordum ve İslam Cumhuriyeti'nde, Hizbullah'ı desteklemek ve Hizbullah'ın savaşı kazanmasına yardım etmek noktasında tam bir birlik vardı.
 
Çünkü bu desteğin merkezi Rehberdi ve İslam Cumhuriyeti'nin, İslam'ın ve İslam âleminin maslahatını teşhiste ve bu davaya yön verme konusundaki yetkisinde İran'da hiçbir tereddüt yoktu. Elbette şimdi bile bazı konularda fikir ayrılıkları olabilir, ancak Hizbullah konusunda her düzeyde fikir birliğinde olmuşuzdur.
 
33 Gün Savaşı'nın operasyonel yönleri daha az konuşuldu. Bu savaşta çoğunlukla Siyonist rejimin durumuna ilişkin tartışmalar oldu. Bu çatışmada aktif bir şekilde yer alan sizin ağzınızdan Hizbullah'ın operasyonel stratejisinin ayrıntılarını dinlesek iyi olurdu.
 
General Süleymani: Bakınız, 33 Gün Savaşı ile ilgili hâlâ detaylandırılmasına imkân olmayan konular var. Bu savaşın üzerinden 13 yıl geçmesine rağmen, bu savaş ve Hizbullah'ın faaliyetleri hakkında daha yıllarca sır olarak kalması gerekli noktalar mevcut. Ancak kamuya açık şekilde konuşulması mümkün ve faydalı olan kısımlar arasında burada bahsedeceğim bazı önemli noktalar ve hatıralar var.
 
Hizbullah'ın Dahiye'nin (Güney Beyrut) kalbinde bir operasyon odası vardı ve etrafındaki binalar genellikle bombalandı ve yıkıldı. Her gece, 12 veya 13 katlı (bazen daha fazla) 2 veya 3 yüksek bina tamamen yerle bir ediliyordu. Bu oda bir yeraltı operasyon odası değildi, daha ziyade belirli ekipmanların, bağlantıların ve ağların sağlandığı tipik bir operasyon odasıydı.
 
Bir gece bu operasyon odasında idik ve savaşı idare edenlerin neredeyse tamamı bir araya toplanmıştı. Saat 23.00 civarında, çevremizdeki binaların vurulup yıkılmasından sonra, Seyyid'i tehdit eden ciddi bir tehlike olduğunu hissettim. Ben de Seyyid'i nakletmeye karar verdim. İmad ve ben bu konuda istişare ettik. Seyyid operasyon odasından çıkmayı kolay kolay kabul etmiyordu. Onu Dahiye'den çıkarmak istiyor da değildik. Düşman, giren çıkanı çok olduğundan içinde bulunduğumuz bina konusunda hassaslaşabilirdi, bu yüzden farklı bir binaya taşınacaktı. İsrail'in MK insansız hava araçları, Dahiye üzerinde 3'lü gruplar halinde sürekli uçuyor, bir motosiklet bile olsa her hareketi sıkı bir şekilde takip ediyordu. Gece on ikide, Dahiye'de, Hizbullah'ın faaliyetlerinin merkezi olan yerde, kimse yaşamıyormuş gibi sokaklar bomboştu.
 
Binayı bir başkası için terk etme kararı aldık ve öyle yaptık. Binalar arasında fazla bir mesafe de yoktu. Diğer binaya girer girmez bir bombardıman daha oldu ve eski binanın hemen yanındaki nokta vuruldu. Aynı binada bekledik çünkü orada güvenli bir hat vardı ve iletişimimizi kaybetmek istemedik. Seyyid'in ve özellikle İmad'ın iletişimi kesilmemeliydi. Sonra bir bombardıman daha gerçekleşti ve bu binanın yakınındaki bir köprü vuruldu. Binanın kendisini vurmak için üçüncü bir hamle olacağını tahmin ediyorduk. Binada yalnızca 3 kişiydik; ben, Seyyid ve İmad. Binayı terk edip bir başkasına geçmeye karar verdik. Yayaydık, arabamız yoktu. Dahiye tamamen karanlığa ve sessizliğe gömülüydü. Sessizliği sadece üzerinde uçan düşman uçaklarının gürültüsü bozuyordu. Askeri kıyafet giyiyordum. Altına düz bir gömlek giydiğim için askeri gömleğimi çıkardım ama üzerimde hâlâ asker pantolonu vardı.
 
İmad, Seyyid'e ve bana, düşmanın gözünden korunmak için bir ağacın altında beklememizi söyledi. MK İHA'larında insan vücudunu ayırt edebilen ısı kameraları bulunuyor, dolayısıyla onlardan saklanmak imkânsızdı. Orada bekledik ve ben Hz. Müslim b. Akil'in macerasını hatırladım. Kendim için değil, Seyyid için. Zira o bu yerin önderiydi.
 
İmad bir araba almaya gitti. Arabayla çabucak geri döndü. Muhtemelen bunu yapması birkaç dakikadan fazla sürmemişti. İmad hakkında konuşmayı çok seviyorum ama seansın dünkü gibi kesintiye uğrayacağından korkuyorum. Özellikle planlamada eşsizdi. Araba bize ulaşmadan önce bir MK, tam üstümüzde bize odaklanmıştı. Araba gelince de arabaya odaklandı. Bu İHA'ların görüntülerini doğrudan Tel Aviv'e gönderdiklerini ve orada bir operasyon odasında bunları izlediklerini biliyorsunuz. Bir yeraltı odasından başka bir yeraltı odasına ve o arabadan şimdi tarif edemeyeceğim başka bir araca geçerek düşmanın kafasını karıştırmamız biraz zaman aldı. Gece 2 civarında tekrar operasyon odasına döndük.
 
Burada önemli olan nokta şuydu, savaşta genellikle işlerin çok acele olması gerekir. Ordu ve güvenlik alanındaki 40 yıllık faaliyetimde bunu anladım. Elde imkân varken ilk fırsatta harekete geçmek için savaşlarda çok acele edilmelidir.
 
Hizbullah bu savaş sırasında düşmanı her aşamada yeni bir araçla veya yeni bir girişimle çok şaşırttı. Yani tüm kartlarını aynı anda göstermiyordu. Seyyid, düşmanı korku içinde bırakan bir dizi ifade de kullandı. Seyyid adım adım ilerliyordu. “Hayfa merhalesi, ardından Hayfa'dan sonrası, sonra da Hayfa'nın sonrasının sonrası” diyordu. Onlar durumu düşmana kavratma amacıyla bu merhaleleri bu şekilde sürdürdüler ve düşmanı daha derinlerde vurma güçlerini kanıtlamak için her aşamada ortaya yeni bir silah çıkardılar.
 
Böylelikle, 2006 yılında, düşman için, Hizbullah'ın savaşı bir sonraki aşamaya, yani kırmızı alarm aşamasına ve kendisinden daha tehlikelisi bulunmayan merhaleye taşıyacak güce sahip olduğu kesinleşti. Yani Hizbullah'ın savaşı Tel Aviv'e taşıma kabiliyeti vardı. Kısacası Hizbullah'ın bu eylemleri sadece askeri yönleri değil, aynı zamanda güçlü bir psikolojik boyutu da içeriyordu. Yani Hizbullah hem askeri operasyonlar düzenler ve işgal altındaki Filistin'de düşmana her seferinde farklı bir coğrafi noktada meydan okurken, aynı zamanda büyük psikolojik darbeler ile düşmanın kafasını da karıştırıyordu.
 
 
Çeviri: Ozan K. Sarıalioğlu
Medya Şafak

Diğer Yazılarımız